Kral Forum



rel="publisher"

    Asik Veysel (1894-1973)

    Paylaş


    Karizma Puanı : 0
    Kayıt tarihi : 01/01/70

    Asik Veysel (1894-1973)

    Mesaj tarafından  Bir C.tesi Nis. 24, 2010 4:02 pm




    VEYSEL SATIROGLU NUN HAYATI(1894-1973)

    Veysel Satiroglu, 1894’te Sivas’in Sarkisla ilçesine bagli Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya gelis öyküsü, Anadolu köylerinde hemen birçok çocugun yasadigi olagan bir dogum biçimidir. Ama, bugün özellikle disaridan bakanlar için ilginçtir, olagandisidir. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarindaki Ayipinar merasinda koyun sagmaya giderken sancisi tutmus, oracikta dünyaya getirmis Veysel’i. Göbegini de kendisi kesmis, bir çaputa sarip yürüye yürüye köye dönmüstür.

    Veysellere yörede “Satirogullari” derler. Babasi “Karaca” lakapli, Ahmet adinda bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldigi siralar, çiçek hastaligi Sivas yöresini kasip kavurmaktadir. Veysel’den önce, iki kiz kardesi çiçek yüzünden yasamlarini yitirmistir.

    Yedi yasina girdigi 1901’de Sivas’ta çiçek salgini yeniden yayginlasir; o da yakalanir bu hastaliga. O günleri söyle anlatiyor: “Çiçege yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmisti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadina göstermeye gitmistim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayagim kayarak düstüm. Bir daha kalkamadim. Çiçege yakalanmistim... Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çikti. Sag gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya basima zindan.”

    Bu düsmeden sonra Veysel’in bellegine bir de renk isler: Kirmizi. Düserken büyük bir olasilikla elinde siyrik oluyor, kaniyor. Bunu esi Gülizar Ana söyle anlatiyor: “Bilinmez degilsin, renklerden yalniz kirmiziyi hatirladi. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastaligina yakalanmadan önce düsmüstü. Kan görmüstü. Kanin rengini hatirlardi yalniz. Kirmiziyi... Yesili de elleriyle bulur ve severdi.”

    Sag gözünün görme sansi varmis, isigi seçebiliyormus bu gözüyle o siralar. Yalniz yakinlardaki Akdagmagdeni’nde doktor varmis. Babasina “Çocugu Akdagmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demisler. Sevinmis babasi.

    Ne var ki, olumsuzluklar yakasini birakmamis Veysel’in. “Bir gün inek sagarken babasi yanina gelmis. Veysel ansizin dönüverince; babasinin elinde bulunan bir degnegin ucu öteki gözüne girivermis. O göz de akip gitmis böylece.”

    Ali adinda bir agabeyisi ve Elif adinda bir kizkardesi varmis Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüs, günlerce gözyasi dökmüs bu hale. Bundan böyle bacisi elinden tutarak gezdirmeye, dolastirmaya baslar Veysel’i. Gittikçe içine kapanmaktadir Veysel. Emlek yöresi olarak adlandirilan Sivas’in bu âsigi/ozani bol diyarinda, Veysel’in babasi da siire merakli, tekkeyle içli-disli biriymis. Veysel’in dertlerini birazcik da olsa unutacagi bir ugras olsun diye bir saz verir eline. Halk ozanlarindan da siirler okuyup, ezberleterek avutmaga çalisirmis oglunu. Ayrica yöre ozanlari da zaman zaman babasi Satiroglu Ahmet’in evine ugrar, çalip söylermis. Merakla dinlermis bunlari Veysel. Komsulari Molla Hüseyin de sazini düzenler, kirilan tellerini takarmis.

    Ilk saz derslerini babasinin arkadasi olan Divrigi’nin köylerinden Çamisihli Ali Aga’dan (Âsik Alâ) almis. Kendini de iyice saza vermis; usta mali siirlerden çalip söylemeye baslamis. Karanlik dünyasini aydinlatan ozanlar dünyasiyla Çamisihli Ali tanistiriyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoglan, Dertli, Rühsati gibi usta ozanlarin dünyalariyla tanisiyor böylece.

    “Âsik Veysel’in hayatinda ikinci mühim degisiklik seferberlikte baslamistir. Kardesi Ali de cepheye gitmis, küçük Veysel kirik telli saziyla yalniz kalmistir. Harp patladiktan sonra Veysel’in bütün arkadaslari, emsalleri cepheye kosuyorlar. Veysel bundan da mahrum...

    Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açilmistir. Arkadassizlik acisi, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artik küçük bahçesindeki armut agacinin altinda yatip kalkmakta, geceleri agaçlarin ta tepelerine çikarak içindeki derdini göklere ve karanliklara birakmaktadir.”

    O günlerini Asik Veysel söyle anlatir Enver Gökçe’ye;

    “Eve girerim, yüzüm asik: anam babam halimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasin diye, açamam. Onlar benim kafa tuttugumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, sazdan bile farir gibi oldum.”

    Bunda biraz Anadolu’da “erkek oglan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliginin, vatana olan borcunu ödeme duygusunun agirligi vardir. Sonradan söyle dizelestirir bunu:

    “Ne yazik ki bana olmadi kismet

    Düsmani denize dökerken millet

    Felek kirdi kolumu, vermedi nöbet

    Kiliç vurmak için düsman basina.

    Bugünler müyesser olsaydi bana

    Minnet etmez idim bir kasik kana

    Mukadder harici gelmez meydana

    Neler geldi bu Veysel’in basina.”

    Veysel’in annesi ve babasi seferberlik sonlarina dogru “belki biz ölürüz ve kardesi Veysel’e bakamaz” düsüncesiyle Veysel’i Esma adinda, akrabalarindan bir kizla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kiz, bir oglu oluyor Veysel’in. Oglan çocugu daha on günlükken annesinin memesi agzinda kalarak ölüyor... Veysel’in acilari bununla da bitmiyor; aksilikler, talihsizlikler üst üste gelmeye basliyor. 1921’in 24 Subat’inda annesi bir gün ondan onsekiz ay sonra da babasi ölüyor. Bu arada bag, bostan isleriyle ugrasiyor. Köye de bir çok âsik gelip gitmekte, Karacaoglan’dan, Emrah’tan, Âsik Sitki, Âsik Veli gibi saz sairlerinden çalip söylemektedirler. Köy odalarindaki bu âsik fasillarindan Veysel de geri kalmamaktadir.

    Agabeysi Ali’nin bir kiz çocugu daha olunca çocuklara ve islere bakmasi için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bagrinda açilacak baska yaranin sebebi olacaktir. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardesi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk esi olan Esma’yi kandirarak kaçiriyor bu yanasma. Veysel’in acili yasamina bir aci daha ekleniyor böylece.

    Karisi bir basina birakip gittiginde Veysel’in kucaginda henüz alti aylik kizi varmis. Iki yil kucaginda gezdirmis Veysel onu, ne çare o da yasamamis.

    Bir siirinde dile getirdigi gibi:

    “Talih çile kadar sözü bir etmis,

    Her nereye gitsem gezer pesimde.”

    Bin katmerli acilar silsilesi kisacasi.

    “O artik alemden, bu diyardan uzaklasmak, göçmek isteyen bir ruh haleti içindedir. 1928’de en iyi arkadasi olan Ibrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’in Karaçayir köyünde Deli Süleyman isminde birisi âsigi bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:

    “Bu adam, saz çalarim dinler, söze baslarim keser. Gideyim derim, ‘ah kivra, çoluk çocuk aglasiyor, gel gitme’ diye elime ayagima düser. Nihayet dayanamadim, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”

    Veysel’in köyünden ilk ayrilisi söyledir: Zara’nin Barzan Baleni köyünden Kasim adinda birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yasiyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’li Kalayci Hüseyin, Veysel’e yol arkadasligi ediyorlar. Dönüste Veysel, Hafik’in Yalincak köyüne ve Zara’nin Girit köyüne ugrayarak 9 liraya güzel bir saz aliyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken arkadaslari bir “üç kagitçi” grubuna yakalanarak bütün paralarini kaybediyorlar. Arkadaslari Veysel’in 9 lirasini da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adli bir kadinla evleniyor.”

    1931 yilinda Sivas Lisesi edebiyat ögretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaslari “Halk Sairlerini Koruma Dernegi”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralik 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Sairleri Bayrami’ni düzenliyorlar. Böylece Veysel’in yasaminda önemli bir dönüm noktasi islemeye basliyor. Denebilir ki, Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanismasi hayatinda yeni bir baslangici isaretliyor.

    1933’e kadar usta ozanlarindan siirlerinden çalip söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yildönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanlari cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine siirler düzmüsler. Bunlar arasinda Veysel de var. Veysel’in günisigina çikan ilk siiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyasi”... dizesiyle baslayan siir oluyor. Bu siirin gün yüzüne çikisi, Veysel’in de köyünden disariya çikmasi oluyor.

    O zaman Sivrialan’in bagli oldugu Agacakisla nahiyesi müdürü Ali Riza Bey, Veysel’in bu destanini çok begeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyor. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye vefali arkadasi Ibrahim ile yayan yola düsüyor. Karakista yalinayak, basi kabak yola çikan bu iki ari gönül, bu iki insan örnegi, üç ay yol çigneyerek Ankara’ya geliyorlar. Veysel Ankara’da konuksever tanidiklarin evlerinde kirkbes gün misafir kaliyor. Destani Atatürk’e getirmek hevesiyle geldigini söylüyorsa da destani Atatürk’e okumak kismet olmuyor. Esi Gülizar Ana: “Ata’ya gidemedigine bir, askere gidemedigine iki; yanardi ki o kadar olur...” diyor. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basimevinde destani gazeteye veriliyor. Destan gazetede üç gün boyunca yayinlaniyor. Bundan sonra da bütün yurdu dolasmaya, dolastigi yerlerde çalip-söylemeye basliyor, seviliyor, saygi görüyor.

    O günleri söyle anlatiyor: “Köyden çiktik. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankiri köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasil Edek?” diye düsünüyoruz. Dediler ki: “Burada Erzurumlu bir Pasa Dayi var. O adam misafirperverdir.” O zamanlar Dagardi diyorlardi, (simdiki Atif Bey Mahallesi) orada ev yaptirmis Pasa Dayi. Gittik oraya. Adamcagiz hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldik o zaman, Ankara’da, simdiki gibi kamyon filan yok. Bütün isler at arabalariyla görülüyor. At arabalari olan, Hasan Efendi adinda bir adamla tanistik. O, bizi evine götürdü. Kirkbes gün Hasan Efendi’nin evinde kaldik. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemegimizi, yatagimizi, herseyimizi saglar. Dedim ki: -‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanimiz var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasil ederiz? Ne yapariz?’

    Dedi ki: -‘Vallahi ben böyle islerle ilgili degilim. Burada bir milletvekili var. Adi Mustafa Bey, soyadini unuttum. Bu isi ona anlatmak gerek. Belki size o yardimci olabilir.’

    Gittik Mustafa Bey’e derdimizi anlattik. Öyle böyle bir destanimiz var. Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz. ‘Bize yardim et!’ dedik.

    Dedi ki: -‘Amaan! Simdi saire falan önem veren yok. Kiyida kösede çalin çagirin. Geçin gidin!’

    -‘Yok öyle degil dedik. Biz destanimizi okuyacagiz, Mustafa Kemal’e!’

    Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir dinleyeyim bakayim’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar Ankara’da çikan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle konusacagini söyledi. ‘Yarin bana gelin!’ dedi. Gittik. ‘Ben karismam’ dedi. Sonunda kesti atti. Biz ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak?’ diye düsünüyoruz. Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel alip takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus Meydani’ndaki çarsiya, o zamanlar Karaoglan Çarsisi diyorlardi. Saz teli almak için Karaoglan Çarsisi’na yürüdük.

    Ayagimizda çarik. Bacagimizda sal-salvar, sal-ceket, belimizde kocaman bir kusak.! Efendim polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarsiya girmek yasak!’ Bizi tel alacagimiz çarsiya sokmadi.

    Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz misiniz? Orasi kalabalik. Kalabaliga girmeyin!’ diye diretti.

    -‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmis gibi yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadasim Ibrahim’e çikisti. –‘Kafadan gayri müsellah misin? Girmeyin diyorum. Beynini patlatirim senin!’ diye çikisti.

    -‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarsidan saz teli alacagiz!’ dedik. O zaman polis, Ibrahim’e: -‘Tel alacaksan bu adami bir yere oturt. Git telini al!’ Neyse gitti Ibrahim teli aldi geldi. Tel taktik. Ama sabahleyin çarsidan da geçemiyoruz. Sonunda matbaayi bulduk.

    -‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür.

    -‘Bir destanimiz var. Gazeteye verecegiz!’ dedik.

    -‘Çalin bakayim; bir dinleyeyim!’ dedi. Çaldik dinledi!

    - ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’

    Yazdilar. ‘Yarin gazetede çikar’ dediler. ‘Gelin de gazete alin!’ Orada bize telif hakki olarak biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete aldik. Çarsiya çiktik. Polisler:

    - ‘Oooo! Âsik Veysel siz misiniz? Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!’ dediler. Bir iltifat basladi ki sormayin! Çarsida bir zaman gezdik. Fakat yine Mustafa Kemal’den ses yok. Dedik: ‘Bu is olmayacak.’ Amma Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde destanimi üç gün birbiri üstüne yayinladilar. Mustafa Kemal’den yine ses çikmadi. Köye dönmeye karar verdik. Fakat cebimizde yol paramiz da yok. Ankara’da bir avukatla tanismistik.

    Avukat: - ‘Ben belediye baskanina bir mektup yazayim. Belediye sizi köyünüze parasiz gönderir!...’ dedi. Elimize bir mektup verdi. Belediyeye gittik. Orada bize dediler ki: - ‘Siz sanatkâr adamsiniz. Nasil geldinizse öyle gidersiniz!’

    Döndük avukata geldik. ‘Ne yaptiniz?’dedi. Anlattik. ‘Durun bir de valiye yazalim!’ dedi. Valiye de dilekçe yazdi. Valiye dilekçemizi imzalayip yine Belediyeye buyurdu. Belediyeye ilettik. Belediye bize: -‘Yok!’ dedi. ‘Paramiz yok! Sizi gönderemeyiz!’ dedi.

    Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! Isinize gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için parasi yokmus; tükenmis!’ dedi. Acidim avukata.

    ‘Nasil edelim? Ne edelim?’ derken bir de ‘Halkevi’ne ugrayalim bakalim. Belki oradan bir sey çikar’ diye düsündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapicilar birakmiyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.

    Içeriden bir adam çikti: -‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapiyorsunuz?’ diye sordu.

    -‘Halkevine girecegiz ama birakmiyorlar!’ diye cevap verdik.

    -‘Birakin! bu adamlar, taninmis adamlar! Âsik Veysel bu!’ dedi.

    O içeriden çikan adam, bizi edebiyat subesi müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun! dediler. Halkevinde bazi milletvekilleri varmis. Sube müdürü onlari çagirdi: -‘Gelin halk sairleri var, dinleyin.’ dedi.

    Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalim. Bunlara birer kat elbise de yaptirmali. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!’

    Hakikaten bize, birer takim elbise aldilar. Biz de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze iste o parayla döndük.

    Plaga okudugu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü ozanlarindan Âsik Izzeti’nin:

    “Mecnunum, Leyla’mi gördüm

    Bir kerrece bakti geçti.

    Ne söyledi ne de sordum

    Kaslarini yikti geçti

    Soramadim bir çift sözü

    Ay miydi gün müydü, yüzü

    Sandim ki zühre yildizi

    Savki beni yakti geçti.

    Atesinden duramadim

    Ben bu sirra eremedim

    Seher vakti göremedim

    Yildiz gibi akti geçti.

    Bilmem hangi burç yildizi

    Bu dertler yareler bizi

    Gamzen oku bazi bazi

    Yar sineme çakti geçti..

    Izzetî, bu ne hikmet is

    Uyur iken gördüm bir düs

    Zülüflerin kement etmis,

    Yar bonuma takti geçti.” siiridir.

    Köy Enstitüleri’nin kurulmasiyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkilariyla, sirasiyla Arifiye, Hasanoglan, Çifteler, Kastamonu, Yildizeli ve Akpinar Köy Enstitüleri’nde saz ögretmenligi yapiyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yasamina damgasini vurmus birçok aydin sanatçiyla tanisma olanagi buluyor, siirini iyiden iyiye gelistiriyor.

    1965 yilinda Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âsik Veysel’e, “Anadilimize ve milli birligimize yaptigi hizmetlerden ötürü” 500 lira aylik baglanmistir.

    21 Mart 1973 günü, sabaha karsi saat 3.30’da dogdugu köy olan Sivrialan’da, simdi adina müze olarak düzenlenen evde yasama gözlerini yumdu.

    Âsik Veysel’in yasamini özetlemek gerekirse, Erdogan Alkan’in su betimlemesi en güzel cümleleri olusturur: “Kizilirmak soru isaretine benzer, Zara’dan dogar, Hafik ve Sarkisla’dan sonra Sivas topraklarini terkeder. Bir yay çizip Kayseri’yi, Nevsehir’i, Kirsehir’i, Ankara’yi ve Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize dökülür, Âsik Veysel’in yasam öyküsü Kizilirmak gibidir. Bir ucu Bafra’dadir, bir ucu da Zara’da. Bafra’ya dek uzanan acili bir yasam Zara’nin dogusundaki Kizildag’in gür sulariyla beslenip sona erer.”

      Forum Saati Paz Eyl. 24, 2017 8:42 am